Şub
12
2012
0

AHİDNÂME Ne Demek ?

Söz vermek, yemin etmek, ısmarlamak, vasiyet etmek, emanet vermek ve zimmetine almak anlamlarına gelen ahid kelimesi ile Farsça mektup, kitap anlamındaki nâme kelimelerinin birleşiminden meydana gelen bir isimdir. Üst seviyedeki yetkililerin emriyle, çeşitli kademelerdeki yönetici ve memurlar hakkında düzenlenen tayin kararı, yazılı emir ve tâlimat; bazı şahıs ve gruplara tanınan hak ve imtiyazları (ayrıcalıkları), yabancılarla yapılan antlaşma hükümlerini ihtiva eden belge demektir. Tasavvufta ise, şeyhin yerine geçecek olan müridi veya halifeyi belirleyen yazılı belge veya sözlü beyanı ile müridlere yapılan tavsiyeleri, uymaları gereken kuralları ihtiva eden yazılı metin anlamında kullanılmaktadır. (M.C.)

Şub
12
2012
0

AHİD Ne Demek ?

Ahid kelimesi mastar olarak “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek, birine söz vermek”; isim olarak ise “emir, taahhüt, antlaşma, güven veren söz, yükümlülük, tâlimat” gibi anlamlara gelir. Ahlâkî bir kavram olarak ahit genellikle “birine söz verme, vaat etme, taahhütte bulunma, anlaşma yapma” anlamlarında kullanılmıştır. Fıkıh kavramı olarak ahit daha çok “anlaşma” ve “taahhüt” anlamında akid kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Ahidde hem kesin söz verme, hem de yemin anlamı vardır. Kur’ân’da Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’e, Mûsâ’ya, İbrâhim ve İsmail’e ahid verdiği ifade edilmektedir (Bakara, 2/125; A’râf, 7/134; Tâhâ, 20/115). Bu ahidden maksadın emir veya tâlimat verme olduğu ifade olunmuştur. Yine Kur’ân’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden söz edilmiş (Yâsin, 36/60) ve bu ahdin bozulmaması istenmiştir (Nahl, 16/91). Ahidlerine bağlı kalanlara büyük mükâfât vadedilmiş (Feth, 48/10), ahdini yerine getirmeyenler bozguncu olarak nitelendirilmiştir (Bakara, 2/27). Tasavvufta mürîdin tarîkata girerken şeyhe verdiği söze de ahid denir. (M.C.)

Bakara 125. Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara sevap kazanma(ları ve birleşip bütünleşmeleri için toplantı) ve güven yeri yaptık. Siz de İbrahim’in makâmından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e de: “İbâdet kastıyla Kâbe’yi tavaf edenler, i‘tikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler için Evim’i tertemiz yapın.” diye emretmiştik.(3)

A’raf 134. Üzerlerine (bir de) o azap (felaketi) çökünce: “Ey Musa! Rabbine, sana verdiği söz (ve teminat) hürmetine, bizim için dua et. Eğer bu azabı bizden kaldırırsan, andolsun ki, mutlaka sana iman edeceğiz ve mutlaka İsrâiloğulları’nı seninle beraber (Mısır’dan) göndereceğiz.” dediler.

Taha 115. Doğrusu biz, daha önce Âdem’e (o ağacın meyvesinden yememesini) emretmiştik. Fakat (o, bunu) unuttu. Biz de onu (bu hatasında) azimli (ısrarlı) bulmadık.

Yasin 59-60-61. Ey günahkârlar! Bugün (bir tarafa) ayrılın! Ey Âdemoğulları! Ben size: “Şeytana kulluk etmeyin/tapmayın, çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. Bana kulluk edin, işte doğru yol budur.” diye bildir(ip emret)medim mi?

Nahl 91. Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın (huzurunda verdiğiniz) ahdinizi yerine getirin. Yeminleri, Allah’ı kendinize kefil yaparak sağlamlaştırdıktan sonra bozmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir. [bk. 2/224; 5/89]

Fetih 10. (Resûlüm!) Sana (samimiyetle) biat edenler (ölünceye kadar sana bağlılığa ve İslâm uğrunda savaşmaya söz verenler)(1) ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın (kudret) eli onların ellerinin üstündedir. Artık kim (bu bağlılığı) bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a söz verdiği şeyi yerine getirirse, O da ona büyük bir mükâfat verecektir. [bk. 4/80]

Bakara 27. Onlar öyle (fâsık) kimselerdir ki, (iman ettim, müslüman oldum dedikleri halde) Allah’a vermiş oldukları taahhüdü (teslimiyet ve itaat sözünü) bozarlar, hem de Allah’ın birleştirilmesini emrettiği (akraba ve müslümanlar, din ile ahlâk ve din ile dünya işleri arasındaki) ilişkileri/bağları keserler ve yeryüzünde (Allah’ın emrine aykırı hareket ve uygulamalarla toplumda) bozgunculuk yaparlar. İşte (dünya ve âhirette) ziyana uğrayanlar onlardır. [krş. 5/1; 13/21,25]

Yazar by admin in: A | Etiketler: , , , , , , ,
Şub
12
2012
0

AHDE VEFÂ Ne Demek ?

Sözünde durma, verdiği sözlere bağlı kalma, özü ve sözü doğru olma anlamına gelen ahde vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir. Kur’ân’a göre ahde vefâ, îmân ederek Allâh ile ahidleşmiş ve böylece kendisini hür iradesiyle kendisini sadakat yükümlülüğü altına sokmuş olan müminin ahlâkî bir borcudur. İster insanlara, ister Allâh’a karşı verilmiş olsun her ahid ve söz, yükümlülük şartlarını taşıyan her insanı borçlu ve sorumlu kılar. Bu sorumluluğun yerine getirilmesine ahde vefâ veya ahde riâyet denilir (Bakara, 2/177; Mü’minûn, 23/8). (M.C.)

Bakara 177. (Ey ibadet edenler!) İyi ve erdemli olmak (yalnızca) yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir.(1) Fakat iyi ve erdemli (muttakî) kişi; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a (Kur’an’a) ve peygamberlere inanıp malı(nı), sevgisine rağmen (Allah rızası için) akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda/sokakta kalmışlara, dilenenlere ve boyunduruk altında bulunanlara (kurtulmaları için) veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiği zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın şiddetlendiği anda sabredendir. İşte (imanlarında, yaptığı iyilik ve taatta) doğru olanlar onlardır. Ve takvâya erenler de onlardır.

Mü’minun 8. Onlar (o mü’minler) ki emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.

Şub
12
2012
0

AHBÂR Ne Demek ?

“Hıbr” veya “habr” sözcüğünün çoğulu olan ahbâr kelimesi; sözlükte; bilginler, din büyükleri ve güzel eserler anlamına gelir. Din terimi olarak ahbâr; Tevrat’ı ve hükümlerini iyi bilen Yahûdî din âlimlerine, hahamlara denir. Kur’ân’da bu kelime “rabbâniyyûn” (Mâide, 5/44, 63) ve “ruhban” (Tevbe, 9/31, 34) kelimeleriyle birlikte dört âyette geçmektedir. Hristiyan ve Yahûdilerin; ahbar ve ruhbanlarını (haham ve rahiplerini) Allah’tan ayrı rab edindikleri (Tevbe, 9/31), haham ve rahiplerin çoğunun insanların mallarını batıl yollarla yedikleri ve insanları Allah yolundan menettikleri (Tevbe, 9/34) bildirilmiş, insanları günah söz söylemekten ve haram yemekten men etmemeleri sebebiyle (Mâide, 5/63) kınanmışlardır. Buna mukabil Abdullah ibn Selâm gibi îman edip sâlih amel işleyenler övülmüştür (Âl-i İmrân, 3/113-114). (İ.K.)

Maide 44. Hiç şüphesiz, içinde doğruya rehberlik ve nur (ahkâm ve öğütler)(2) bulunan Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini (Allah’a) teslim etmiş (olan) peygamberler, yahudilere onunla hüküm verirlerdi. Allah’ın Kitabı’nı korumaya memur edilmeleri ve o(nun doğruluğu)na şâhit olmaları itibariyle Rabbe gerçek bağlı kullar (ihlaslı bilginler) ve din âlimleri (hahamlar) da (onun gerektirdiği gibi hüküm verirlerdi). Artık siz, insanlardan korkmayın; benden korkun ve benim âyetlerimi az bir değere (rüşvet ve dünya makamına) satmayın. Kim (elinde imkan olduğu halde inkâr ederek veya beğenmeyerek) Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile (ve yeniden tekrar bildirdiği bütün hükümler)iyle (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

Maide 63. Rabbe gerçekten bağlı kullar (ihlaslı bilginler) ve hahamlar, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten vazgeçirselerdi ya! (Bilerek) yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

Tevbe 31. Bilginlerini (hahamlarını), rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Allah’dan ayrı rabler edindiler. Halbuki onlara, ancak bir tek ilâh(olan Allah’)a kulluk etmeleri emredildi. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden uzak ve yücedir.

Al-i İmran 113. (Onların) hepsi bir değildir. Ehl-i Kitab içlerinden artık (müslüman olup) ‘Allah’ın emirlerini tutan’(1), gece vakitlerinde Allah’ın âyetlerini okuyan ve secde edenler vardır.

Al-i İmran 114. (Bunlar, gerçekten) Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülüğe engel olurlar ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar (Allah katında) iyilerdendir.(2)

Tevbe 34. Ey iman edenler! Muhakkak ki (yahudi) hahamlarından ve (hıristiyan) rahiplerinden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler(3) ve (onları) Allah yolundan uzaklaştırırlar. (Bir de) altın ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda sarf etmeyenler var ya, işte onları acıklı bir azap ile müjdele!

Yazar by admin in: A | Etiketler: , , , , ,
Şub
12
2012
0

ÂHAD HABER Ne Demek ?

Hadis usulünde “haber-i vâhid” olarak da ifade edilen “ahad haber”, ilk devirlerde, tek kişinin rivâyet ettiği hadis olarak kabul edilirken, sonraki devirlerde mütevâtir olmayan haberler için kullanılmıştır.

Âlimlerin çoğunluğuna göre hadisler, mütevâtir ve âhâd olmak üzere iki ana bölüme; âhâd haberler de garib, aziz, meşhur diye üç bölüme ayrılır. Hanefîlere göre ise, mütevâtir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayrılır.

Âhâd haber; sahih, hasen veya zayıf olabilir. Âhâd hadislerden sahih ve hasen hadis, inanç esasları dışındaki dinî hükümlerde delil teşkil eder. (A.G.)

Şub
12
2012
0

AĞYÂR Ne Demek ?

Başka, yabancı, el anlamlarına gelen gayr kelimesinin çoğuludur. Tasavvufta genellikle mâsiva karşılığı olarak kullanılmaktadır. Ayrıca sûfi olmayan, tasavvufî hayata yabancı olan veya aynı tarikatta olmayan anlamında da kullanılır. (M.C.)

Yazar by admin in: A | Etiketler: , , ,
Oca
04
2012
0

AFÜVV Ne Demek?

Silmek, gizlemek, bağışlamak, affetmek hakkından vazgeçmek anlamındaki a-f-v kökünden türeyen ve âfî kelimesinin mübalağalı şekli olan afüv çok affeden, çok bağışlayan demektir.

Allah’ın sıfatı olarak afüvv kelimesi; Kur’ân’da 3 âyette ğafur, bir âyette kadîr kelimesiyle birlikte geçmiştir:

“Şüphesiz Allah çok affeden, çok bağışlayandır.” (Hac, 22/60);

“…Allah gerçekten çok affeden çok güçlü olandır.” (Nisâ, 4/149).

Allah ile ilgili afüv ismi ve afâ fiilinin geçtiği âyetlerde hep kötülükleri ve günahları affetme söz konusu edilmiş, Allah’ın affettiği ve çok affedici olduğu bildirilmiş (Mâide, 5/95), insanların da aynı şekilde affetmeleri ve affedici olmaları istenmiştir (Nisâ, 4/149; Bakara, 2/109). Muttakî insanların özellikleri arasında onların “insanları affedici olmaları” zikredilmiştir (Âl-i İmrân, 3/134).

Allah, tevbe ile şirk, küfür, nifak ve isyân her türlü günahları affettiği gibi tevbe etmeden de mü’min kullarının günahlarını affedebilir. Peygamberimiz (a.s.), “Allah, affedicidir (afüvv), affı sever” (Müslim, Birr, 157) buyurmuş ve “Allah’ım! Şüphesiz Sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni affet” diye dua etmiştir (Tirmizî, Deavat, 85).

Allah’ın bu vasfı; “afâ – ya’fû” fiiliyle de ifade edilmiştir:

“…Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi. Böylece tevbenizi kabul etti ve sizi affetti… (afâ anküm)” (Bakara, 2/187). (İ.K.)

Oca
04
2012
0

AFOROZ Ne Demek?

Hristiyanlık ve Yahudilikte öngörülen bir dinî ceza türü olup, Kilise hukukuna göre yetkili dinî şahsiyetler tarafından suçlu görülen bir Hristiyanın kendi topluluklarından uzaklaştırılmasıdır. Aforoz, Ezra zamanında bağımsız bir ceza müessesesi haline gelmiştir. Bu ceza genellikle dinsel inanışlardan ayrılanlarla, ağır ve büyük günah işleyenlere verilmektedir. Ortaçağda papalar ve piskoposlar bu cezayı hükümdar ve prenslere karşı bir çıkar ve siyaset silahı olarak da kullanmışlardır.

Aforoz cezasını vermeye veya kaldırmaya yetkili olanlar, papalar, ruhanî meclisler veya piskoposlardır. Cezayı gerektiren sebepler ise şöyle sıralanmıştır: 1- İnanç değerlerini inkar etmek, 2- Sapık bir mezhebe tabi olmak, 3- Papa’ya isyân etmek veya saldırıda bulunmak, 4- Kutsal kabul edilen eşyayı, saygınlığı ile bağdaşmayan bir yere atmak, 5- Dinî niteliği bulunan bir sırrı ifşâ etmek, 6- Büyük günah işlemek.

Aforoz cezasına çarptırılan kişi, kilise üyeliğine tanınan hak ve yetkilerden yararlanamaz. Katolik, Ortodoks ve Ermeni kiliselerinin tamamında Aforoz bulunmaktadır.

İslâm’da ruhânî bir sınıf bulunmadığı gibi böyle bir ceza da söz konusu değildir. İşlenen suç hangi türden olursa olsun mahkemeden başka suçluya ceza verecek bir merci yoktur. İslâm dininin belirlediği cezalar arasında bir müslümanı dinî görev ve ibadetlerden mahrum bırakmak veya toplumdan tecrit etmek gibi bir uygulama söz konusu değildir. (F.K.)

Yazar by admin in: A | Etiketler: , ,
Oca
04
2012
0

ÂFET Ne Demek?

Sözlükte “musibet, belâ, zarar, kusur, hastalık, isabet ettiği şeyleri genellikle yararlı olmaktan çıkaran durum” gibi anlamlara gelen âfet, ahlâkî bir terim olarak, insan nefsinin kötü eğilimleri ile dış organlarının ahlâk dışı fiil ve hareketleri anlamında kullanılmaktadır. Kıskançlık, kin, riya gibi nefsin kötü eğilimleri, iftira, yalan, gıybet gibi kötü sözler ve diğer yanlış davranışlar ve haksız fiiller insanın selim fıtratını bozduğu, ahlâkî yönden kemâle ermeyi engellediği ve mutsuzluğa götürdüğünden dolayı bunlara genellikle âfât (âfetler) adı verilmektedir.

Âfet terimi; fıkıhta, insan müdahalesi olmadan meydana gelen zararı; fıkıh usûlünde insanın irade ve ihtiyarını bozan veya ortadan kaldıran ehliyet arızalarını; hadis ilminde ise hadisin zayıf olmasının illet ve sebebini ifade için kullanılır. (M.C.)

Oca
04
2012
0

ÂFÂK-ÂFÂKÎ Ne Demek?

Âfâk, ufuk kelimesinin çoğuludur. Âfâka nisbet eki eklenerek yapılmış bir kelime olan âfâkî kelimesi kelâm, felsefe ve psikoloji ilimlerinde objektif (nesnel) karşılığı olarak kullanılmaktadır. Âfâkî kelimesiyle genellikle “dış dünya ile ilgili olan, bireyin şahsî görüş ve inançlarından bağımsız olarak gerçekliği bulunan, herkesin izleyip gözleyebileceği reel durumlarla ilgili olan şey” kastedilmektedir. Âfâkî kelimesinin karşıtı enfüsî (sübjektif) kelimesidir. Kur’ân’da âfâk ve enfüs kelimeleri karşıt kavram olarak bir arada geçmektedir. “Gerek âfâkta (dış dünya ve madde âlemi), gerek enfüste (insanın iç dünyası ve ruh âlemi) delillerimizi yakında onlara göstereceğiz” (Fussilet, 41/53). Kur’ân’ın bu yaklaşımına uygun olarak Allah’ın varlığını ispatta kelâmcılar daha çok âfâkî (kozmolojik ve ontolojik) delilleri kullanırken, mutasavvıflar enfüsi (psikolojik ve ahlâkî) delilleri kullanma yoluna gitmişlerdir.

Bir fıkıh terim olarak âfâk, Mekke dışından hacca gelenler için belirlenmiş ve “mîkât” denilen yerlerin dışında kalan bölgelere denir. Bu bölgede yaşayanlara da “âfâkî” denir. (bk. hac) (M.C.)